Category Archives: Uncategorized

Yekta Kopan
Yekta Kopan… Sesiyle Jim Carrey, Michael J. Fox, çizgi film karakteri Sylvester ve Buz Devri animasyon karakteri Miskin Sid ile özdeşleşmiş seslendirme sanatçısı, Fildişi Karası, Yedi Derste Vicdan Muhasebesi, Kara Kedinin Gölgesi, Karbon Kopya, İçimde Kim Var, Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri, Bir de Baktım Yoksun adlı öykü kitaplarının yazarı…

Pek çok sanat ve yazın çalışmalarının yanısıra sunuculuk da yapan Yekta Kopan ile 21 Aralık’ta Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşen imza söyleşisi için buluştuk. “Sakın Oraya Gitme” adlı son çıkardığı hikayeler kitabıyla ilgili de birkaç soru sormadan geçmedik. Şimdi o röportaj… Keyifli okumalar..

Okuma eylemi sizce nedir? Okuduklarımız arasında nasıl bir ilişkilendirme yapabiliriz?

Okumak, bence hayatı bütün yönleriyle, bütün değerleriyle, renkleriyle, verileriyle, doğrularıyla, yanlışlarıyla, hatalarıyla, sevaplarıyla anlamaya çalışmaktır. Bunu başarabilmek için de hayata dair, dünyaya dair, insana dair her şeye dokunma çabasıdır.

“Okumak bizim coğrafyamızda çok elit kesime aitmiş gibi algılanmakta ve bundan çok sıkıldım diyorsunuz.” Sizce bizim coğrafyamızda okumak niye elit kesime aitmiş gibi algılanıyor? Niye aşamadık bu olguyu?

Bu eğitim politikalarıyla başlayan bir durum. Eğitim politikaları, kültür sanat politikaları ve çok daha fazlasını konuşmamız gerekiyor. Buradan yola yola çıkarak okumaya dair her şeyi bir hayat müştereğimiz, bir ortağımız olarak algılamadığımız sürece bu sorunun cevabı hep olumsuz yönde ilerleyecektir.

Okumak insana dairdir. Okumak belli bir sınıfa, belli bir gelir düzeyine, belli bir dünya bakışına, belli bir siyasi bakışa ait değildir. İnsana dair, hayata dair olan her şeye dokunma çabasıdır.

“Seni okumaktan başka hiçbir şey sen yapamaz” derken tam olarak anlatmak istediğiniz nedir?

Bizi bu dünyanın bir parçası yapan, bu dünyadaki ağaç, bu dünyadaki bir taş, bu dünyadaki bir hayvan kadar değerli yapacak olan şey, bu dünyanın parçası olma kararlılığını göstermemiz. Az önce dedim ya okumak da bu kararlılığı gösterebilme çabası.

Hayata dair her şeyi okuma çabası, okuduğumuzu anlamak, bir diğer konuyla, kişiyle, bilgiyle ilişkilendirme çabası bizi biz yapacak, bir gün sonraya taşıyacak olan olgu.

Sizce halk kütüphanelerinde neden derme çatma kitaplar var?

Bu da yine bir kültür sanat politika eksikliği, yine bir bilgilendirme eksikliği. Bu konudaki algının okul öncesi eğitimden başlayıp okul eğitiminin her bir aşamasında yayılmış olması gerekiyor. Türkiye’de bir kütüphane geleneği, bilgisi, sevgisi oluşmamış durumda.

Kütüphaneler Türkiye’de hep sıkıcı, soğuk, mesafeli, hatta birazcık parmak sallayan yerler olarak algılanmıştır. Hep mesafeli, asık suratlı, korkutucu yerler olarak tanımlanmış, konumlandırılmış ve algımızda da öyle oluşmuş yerler.

Şimdi böyle bir kütüphane sevgisizliği içinde sadece ve sadece kimi zaman yerel yönetimlerin kimiz zaman da daha büyük yapıların günü kurtarmak ya da kendilerini sevimli göstermek ya da kültür sanatı, eğitimi, öğretimi, kitapları, ne kadar sevdiklerini gösterme maskesiyle yaptıkları kütüphanecilik çalışmalarının tabi ki hiçbir karşılığı olmuyor.

Yine aynı şekilde, birazcık üstten bakan birazcık kibirli bir edayla “Ben de o zavallılara kitap gönderdim,” diyerek oluşturulmaya çalışılan kütüphaneler var. Kendi kütüphanelerindeki okumadıkları kitapları göndererek vicdan rahatlatmaya çalışıyor kimileri.

Bir insan kendisinin okumadığı kitaplarla bir kütüphane oluşturulabileceğini nasıl düşünür anlamıyorum. Bu yanlışlarla derme çatma kütüphaneler oluşuyor. Bir kere daha altını çizerek söyleyeyim. Okul öncesi dönemden başlayan bir sevgisizlik ve bilgisizlik durumu var.

İkincisi de kültür sanat politikaları, eğitim politikaları ve yerel yönetim politikaları Türkiye’nin bu yönde gelişmemiş durumda.

Peki ya son kitabınız Sakın Oraya Gitme’de “Ev Hali” adlı öykünüzde, “İnsan rüya gördüğü dilde özgürce yazabilmeli” demektesiniz ve hikayenizin sonu “Hiç de uzak değil kurtuluş günü” diyerek bitmekte. Sizce yazı sanatında da özgürlüğümüz kısıtlandı mı?

Zor zamanlardan geçiyoruz. Türkiye’de bu kadar gazetecinin, aydının ya da yazarın tutuklu olması, Türkiye’de sözün düşüncenin konuşamıyor olması, sadece ve sadece aydın bir kesimin değil, herkesin ama herkesin sırtında taşıması gereken bir sorun olmalıdır.

Düşünmeliyiz. Neden? Sorgulamalıyız. Neden? Bütün bunlarla ilgili her bir an’la yüzleşmeliyiz ve hesaplaşmalıyız. Elbette ki dünyada da Türkiye’de de sözün, düşüncenin ve dolayısıyla da edebiyatın, gazeteciliğin ya da akademinin çok zorlandığı anlar olmuştur.

Benzer an’lardan geçiyoruz ama konuştuğumuz dilde yaşamak, rüya görmek, konuşmak, iletişim kurmak ve birbirimizi anlamak istiyoruz. Bu ülkede birçok aydının da böyle düşündüğüne inanıyorum

Türkiye’de nitelikli edebiyat dergileri olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet. Türkiye’de okurun edebiyatla yoğun ilişki kurma çabası ne kadarsa bu çaba kadar da dergi var. Bu çaba ne kadar artarsa bu dergilerin hem sayısı hem satış rakamları o kadar artacaktır.

Türkiye’de çok iyi yazarlar var. Bu yazarlar üzerinden dünyayı anlama çabası ne kadar artarsa onların da satış ve tanınırlık oranları o kadar artacaktır. Türkiye’nin çok iyi yazarları, çok iyi yayınevleri, dergileri var ama yeterli değil.

Türkiye birçok alanda olduğu gibi bu alanda da vasatın zaferine yenik düşüyor kimi zaman. Türkiye’nin bugün ki en dramatik düşünce sorunlarından biri bu. Vasatlığın kışını yaşıyoruz. Ama unutmayalım, yıl dört mevsimden oluşur.

Kitabınız Sakın Oraya Gitme, okuyucuya hikayelerinizle sakın umudunu kaybetme der gibi. Sizce bu dönemde umudumuzu nasıl canlı tutabiliriz?

Birbirimizi dinleyerek, birbirimizi anlamaya çalışarak, birbirimizin farklı seslerine kulak kabartarak. Bazen diyorlar ya “birbirimize tahammül etmeliyiz”, “birbirimize sabır göstermeliyiz”, bunlar sevmediğim tanımlamalar.

Yani tahammül gösterecek kadar mı uzaklaştım ondan? Ya da ona sabretmek zorunda olacak kadar mı uzaklaştım? Hayır. Bu ülkede, bu dünyada ne kadar insan, ne kadar canlı, ne kadar ağaç, ne kadar kuş, kaya parçası, ne kadar deniz dalgası varsa hepsiyle aynı derecede söz sahibiyim.

Bu dünyanın ortaklarından biriyim ben. Birbirimizi dinlemeye, birbirimizin anlattıklarından bir şeyler öğrenmeye, heyecanlanmaya, gülmeye, korkmaya, şaşırmaya açık olduğumuz zaman yarın sabah yine güneşin doğacağını da unutmayacağız. Yarın sabah yine güneş doğacak, ertesi sabah, ertesi sabah ve ertesi sabah da…

Ama her doğan güneşe yeni bir gün olduğunun inancı ve umuduyla uyanmak için bizim de her doğan günde yeniden birbirimizi dinlemeye, birbirimizin hikayelerine kulak kabartmaya ihtiyacımız var. O yüzden hikayelere her dönemde olduğundan daha çok ihtiyacımız var.

  • Posted by : admin
  • 1월 8, 2017
yk t24
Bu evren her coğrafyanın bireyini tedirgin ediyor, çünkü tekinsiz. Sakın Oraya Gitme, daha adıyla bu tedirginliğin öykülerini bir araya getiren bir toplam oldu…

Yekta Kopan’la yakın zamanda yayımlanan öykü kitabı Sakın Oraya Gitme için bir araya geldiğimizde hem geçen hafta çıkan Can Almanak 2016’yı hem de memleketin hâlini konuştuk, ama en çok “hafıza” etrafında dolaşarak…

Sakın Oraya Gitme için buluşmamız, almanak mesain sebebiyle hep ertelenmişti. Şimdi, o da tamamlandığına göre, söze oradan girelim. Nasıl hissediyorsun? Nasıl bir yıldı?

Geçen hafta Can Almanak 2016’yı bitirdik ve yayımlandı. 2015’te başladığımız yolculuğa devam ediyoruz. Aslında kültür ve sanatın kaydını tutma çabamız devam ediyor da diyebiliriz buna. Bu sene Sibel Oral, Zeynep Miraç ve Mehmet İren’den oluşan yazı kadrosuyla, Muhsin Akgün’ün fotoğraf editörlüğünü, kapak ve iç tasarımını da Murat Kaspar’ın yaptığı bir almanak oluşturduk. Bir almanak oluşturmak için zorlu bir yıldı çünkü kültür sanat üretiminin ve sunumunun çoraklaştığı bir yıldı. 15 Temmuz’dan önce başlayan bombalamalar, terör saldırıları birçok konserin, etkinliğin iptaline sebep olmuştu. Bu, sunumla ilgili bir durum. Ama 15 Temmuz hem üretim hem sunuma etki etti. 15 Temmuz sonrasında iptallerin, ertelemelerin daha da arttığı bir döneme girdik. Sadece erteleme ve iptaller değil, kimi kültür sanat destekçilerinin yatırımlarını bu alana yapma konusunda tedirginliklerinin daha da arttığı bir yıl oldu. Bir başka cephesiyle kültür sanat üreticilerinin, yazarların, akademisyenlerin, gazetecilerin gözaltıları, tutuklamaları ile dolu bir yıl oldu ve hâlâ sürüyor.

Almanak sayesinde hafızasını tazelemiş isimlerdensin. Üzerinden zaman geçtiği hâlde yeniden sayfalara koyduğunuzda sizi veya seni soğuk hâliyle bile keskinleştiren, endişelendiren, üzen ne oldu…

Açıkçası; tekil olaylar söylemeyerek genel cümleyle neler olduğunu dile getirmek istesem de bunun en keskin örneklerinin tabii ki Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay’ın tutuklanması ve şu anda hâlâ tutuklu bulunan Cumhuriyetgazetesi yazarları olduğunu söylemeliyim. Tüm bunlarda canım acıdı. Tedirgin oldum hem de dediğin gibi oralarda daha da keskinleştim ve aradan zaman geçtiği hâlde oralarda durduk ekip olarak. Ama onunla birlikte her gün bir ölüm haberinin geldiği bir coğrafyada kitaplara, sinemaya, tiyatroya dair bir şeyler yazıyor olmakta biz zorlandık. Bir başka yine üzüldüğüm nokta ise az önce bir çoraklaşmadan bahsettim ya, haberler özelinde bir çoraklaşma zaten vardı, ikinci cephesi ise üretimin sunumu açısından da sorunlu bir yıldı. Radikal gazetesi internetteki varlığını da sonlandırdı. Birçok gazetenin kültür sanat sayfalarının artık neredeyse kalmadığı, televizyonlardaki kültür sanat programlarının ya tamamen kalktığı ya da devam edenlerin süresinin reklam süresinden bile daha az olduğu bir dönemdi bu. Bundan da tedirgin olmaya başladım çünkü kültür sanat hâlâ direnerek bize bizi anlatacak hikâyeleri anlatmaya devam ediyor, ama bu hikâyelerin paylaşılacağı mecralar kalmamaya başladı. Kapanan dergiler, kapatılan gazeteler, kapatılan dergiler… Bütün bu hikâyeler de bizi başka bir yerden yaraladı. Kişisel hikâyemde ise şunu belirtmek istiyorum; Turhan Günay’ın olmadığı bir fuar yaşadık. Ki Almanak’ta da “Turhan Abisiz kitap fuarı mı olur” başlığını görecektir alacak olanlar.

Turhan Abi’siz bir fuarın ne demek olduğunu bize tarih yazacak. Ama dilerim bundan sonra yaşayacağımız ilk kitap fuarında Turhan Abi yine bizimle beraber olur. Yeleğiyle birlikte aramızda olur. Çünkü bu ülkenin kültür sanat ve yayıncılık hafızasıdır Turhan Günay. Turhan Günay için bir parantez açmak gerektiğine inanıyorum, onun yaşadığı haksızlığa karşı durmak kesinlikle siyasî bir durum değil. İnsanca bir durumdan söz ediyoruz. Bu ülkenin kültür hafızasına, yayın hafızasına sahip çıkmakla ilgili bir şey. Türkiye’de hangi dünya görüşünden, hangi siyasî görüşten olursa olsun, yazan çizen, edebiyatla, yazıyla, yayıncılıkla ilgilenen herkes, yayıncısından matbaacısına, yazarından editörüne, dağıtımcısından ciltçisine ve kültür sanat gazetecisine herkesin tek bir ses olarak bu haksızlığa karşı çıkması gerekiyor.

Şimdi, Sakın Oraya Gitme’ye geçmek istiyorum. Kitaptaki öykülerde, daha önce tek kitapta bu kadar bir araya gelmeyen politik bir arka plan var. Örneğin, kahramanların çoğunun yazar olduğu öykülerde bir tedirginlik hali var. Bunu illaki ülkenin gündemiyle ilintili okumak istemiyorum, zira dünya tuhaf bir hal içinde. Ama kahramanlarının en tedirgin olduğu kitap bu olsa gerek…

Tedirginlik, burada çok güzel bir biçimde kitaptaki öyküleri kucaklayan bir tanımlama oluyor. Dediğin çok doğru. Bütün bunlar, özellikle Türkiye’nin ve Türkiye’nin yakın coğrafyasının siyasi durumundan etkilenerek kaleme alınmış öyküler değil. Elbette ki bir yazar veya bir insan gündemden, gündemin kendine dayattıklarından, her gün değil artık neredeyse her saat başı yeniden bir duruş belirleme ihtiyacı dayatmasından uzakta duramaz. Ben de hayata bakan, hayatın içinde olmaya çalışan bir insan olarak zaten hiçbir zaman uzakta durmadım, edebiyatın görevinin de değil hayattan uzakta durmak tam aksine hayatın kalbine doğru yürümek olduğuna inanırım. Artık sadece bu coğrafya, Türkiye özelinde değil, dünya genelinde ötekileştirmenin, ırkçılığın, gelir adaletsizliğinin, savaş çığırtkanlığının, doğayla kurulan hoyrat ilişkinin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bu evren her coğrafyanın bireyini tedirgin ediyor, çünkü tekinsiz. Değil ertesi güne, bir saat sonraya ne olacağımızı bilemediğimiz bir tekinsizlik içinde ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. Doğayla, dünyayla, hayatla, birbirimizle… Bu ilişkilerde o tekinsizlik bizde büyük bir tedirginlik olarak var oluyor. Büyük bir tedirginlik içindeyiz. Sakın Oraya Gitme daha adıyla birlikte, bu ad tedirginliği tümüyle imleyen bir isimdir, bu tedirginliğin öykülerini bir araya getiren bir toplam oldu…

Konu isme gelmişken, kitabı daha okumadan, sadece ismine bakarak ilk düşündüğümde şu fikir uyanmıştı zihnimde. Biz bu cümleyi ilk ne zaman duyarız? Tuhaf biçimde bu cümleyi bize anne- babamız kurar. Bu uyarıyı ilk olarak tonuna göre ya otoriter ya sevecen bir anne veya baba söyler…

Harika bir şey söylüyorsun aslında. Ya otoriter ya sevecen anne veya babalarımızdan duyarız gerçekten ilk olarak. Son üç dört yıldır, gündelik hayatımıza daha fazla sızmış bir cümle bu. Tam da dediğin gibi bu cümle, kimi zaman sevdiklerimizi korumak, kimi zaman sevdiklerimizin hayatını korumak için sarf ettiğimiz, kimi zaman da bir otoritenin, bir baskıcı sesin bize parmağını sallayarak söylediği bir söz olmaya başladı. “Sakın oraya gitme, orada terör saldırısı var”, “Sakın oraya gitme, bir ihbar olmuş”, “Sakın oraya gitme, trafik fena”… Bu da aslında hayatın ta kendisiyle ilgili ve o trafiğin yoğunluğu bile bizi tedirgin eder hâle geldi. Akşam iş çıkış saatlerimizde trafiğe bakıp pişmanlıklar yaşıyoruz, “On dakika önce çıksaydım bir saatte evdeydim, şimdi iki saati bulur en erken gidişim” gibi cümleler kuruyoruz. Böyle bir tedirginlikle yaşıyoruz. “Sakın oraya gitme” artık parmak sallayanların zihnimize kazındığı ânın cümlesi. Sakın o konulara gitme, sakın oralarda yazma, sakın o meselelere girme… O en başta konuştuğumuz tedirgin ruh hâlinin ve bunun ne kadar sıradan bir cümle olarak hayatımıza girdiğinin en basit ifadesiydi, bu yüzden seçtim kitaba isim olarak.

Diğer taraftan çok doğru bir yerden bakıyorsun cümleye; bu tedirginliğin kaynağı sadece bir baskı, otoriterlik veya sadece bir öfke, nefret değil, aynı zamanda sevecenlik, koruma, hayatta tutma cümlesi. Biz birbirimizi tedirginliklerimizle hayatta tutmaya başladık. Hayatta kalabilmek için birbirimize tedirginliklerimizi aşılamaya başladık. Sevdiklerimiz özgür kalsın diye, özgürlüğünü yaşayabilsin diye ona tedirginliğimizi aşılamaya başladık…

Belki biraz aşırı yorum olabilir… Öykülerin genelindeki politik tavır dolayısıyla soruyorum. Elbette bir külliyen ret değil sözünü ettiğim. Bundan sonra tavrım budur, eski metinlerde çok sık yapmadığım bir şekilde bundan sonra daha sert daha politik, daha ağzı bozuk… olacağım gibi bir düşüncen oldu mu peki?

Hayır. Aile Çay Bahçesi’ndeki öykülerde çekirdek aile dediğimiz aile kurumunun içindeki ikiyüzlülükle hesaplaşmak istemiştim ve o konunun üstüne yoğunlaştım. Bir de Baktım Yoksun’da gündelik hayatın içindeki kaçış noktalarıyla, kaçış isteğiyle ve baba- oğul simgesi üzerinden bütün iktidar kavramıyla hesaplaşmak istemiştim ve o meseleler üzerine yazdım. Bu sefer de bu tedirginlik ve içinde bulunduğumuz ruh hâliyle yüzleşmek istedim. Elbette hepimizin bir meselesi var. Benim de öyle. Ama bir kitaba oturduğumda, farklı öykülerden mürekkep bir öykü kitabı da olsa, o kitabın tek bir duyguyu okurun eline bırakmasını istiyorum. Okur on iki farklı öyküyü okuduğunda on iki farklı âleme gitmiş olacak ama o âlemlerden bir meseleyle kitabın başından kalkmış olacak, hayalim var. Bu hayalin karşılığı da meselemin üzerinde farklı farklı cephelerle, farklı farklı ilişkiler, farklı farklı olay örgüleri, farklı kahramanlarla bu meseleyi aktarmaya çalışmak… Dolayısıyla hiçbir zaman bu kitaba başlarken, Türkiye ve bu coğrafya zor siyasî zamanlardan geçiyor, ben de bu zorlukla nasıl bir mücadeleye girdiğimi öykülerim aracılığıyla anlatacağım, bu yüzden de elimi sertleştireceğim, dilimi sertleştireceğim, kalemimin ucunu sivrilteceğim gibi bir düşüncem olmadı. Meselem bu tedirginlik hâliyle, bu tekinsiz coğrafyayla, bu özgürlük alanlarının daralmasıyla hesaplaşmaktı. Bunları anlatmak isteyen bir yazarın da bugünün gerçeklerinden uzakta bir şeyler yazması düşünülemezdi zaten.

Sanki biraz karamsarlık var hâlinde…

Çok ilginç bir şekilde bu öykülerin hepsinin bir yerinden, bir umudun fışkırdığını düşünüyorum. Bunu ne kadar aktarabildiğimi tam olarak bilemiyorum elbette. Ama elbette öyküler karamsar, tedirgin ve bazı yönleriyle de yarın kaygısı taşıyan öyküler olabilir. Ama bütün o yarın kaygılarının içinde, öykülerin kendi olay örgülerinin içinde bir umut çekirdeği ekmeye çalıştım. Bu umut çekirdeği de şudur: Birbirimize anlatacağımız hikâyeler…

“Cesur Geyikler” öyküsündeki o neresi olduğu belirsiz, belki de dünyanın ta kendisi olan hücrede iki arkadaşı hayatta ve ayakta tutmaya çalışan hikâye anlatma meselesi aslında tam da bu umudun izdüşümüdür. Birbirimize birbirimizin hikâyelerini anlatarak, birbirimizin hikâyelerine kulak kabartarak, birbirimizin farklı seslerine, farklı dillerine ve dinlerine kulak kabartıp onları anlamaya çalışarak ayakta durabileceğimize ve o umutsuzluğun sona erebileceğine, yeniden bir umut yaratabileceğimize inanıyorum…

Ama tam da bu noktada Albert Camus çıkıyor karşımıza…

Eğer ben de kayayı yukarı kadar çıkarıp, daha sonra beni ezerek yeniden aşağı yuvarlanmasını seyrediyorsam, orada meşhur Sisifos söylencesinin ikinci kısmına geçerim ve yeniden yukarı itmeye başlarım. Yeniden yukarı itmenin enerjisi, gücü de bu hikâyelerden geliyor. Yeniden aşağıya düşeceğini bilsem bile…

Aile ve ikiyüzlülüğe geri dönmek istiyorum. İlk öyküde anne ve hafıza kavramlarının başat rolleri aldığı bir durum var karşımızda. Hafızayla her zaman meselesi olan bir yazarsın. İlk öyküye sadece bir anne- oğul öyküsü demek eksik kalır. Alışılmışın dışında anneye isyan eden bir tavır var…

Gerçekten basit bir anne- oğul öyküsü olarak değil, kuşaklar arası bir öykü olarak düşündüm ben de onu. Çünkü hafızasızlık bu coğrafyada kuşaktan kuşağa emanet edilen bir şey olmaya başladı. Biz bütün bu meselelerden özellikle de yüzleşme cesaretini sergileme zorunluluğundan kaçmak için hafızasızlığa sığınmaya başladık, unutkanlığımıza sığınmaya başladık, unutkanlık maskesinin arkasında rahat bir yaşam sürme ikiyüzlülüğüne sığınmaya başladık. Aslında ben bizden önceki kuşağa da bizden sonra gelecek kuşağa da hep şunu söylemek istiyorum: Hesaplaşmak için önce hatırlamak lazım. Hatırladığımızı aktarmamız lazım. Bütün hatırladıklarımızı daha sonraki kuşağa, geçtim sonraki kuşağı, bir sonraki güne bile aktarmamaya başladık. Şunu çok seviyoruz, yahu ne yapalım biz de böyle belleği zayıf bir toplumuz, işte canım, biz unutkanız… demeye bayılıyoruz. Hayır biz böyle değiliz. Biz unutkan değiliz, bizim belleğimiz hiç zayıf değil. Bununla kendimizi aklamaya çalışıyoruz. İkiyüzlülüğümüzü, kendimize bile itiraf edemediğimiz ikiyüzlülüğümüzü, geceleri yalnız kaldığımızda, başımızı yastığa koyduğumuzda kendimize bile itiraf edemediğimiz, iç ses olarak bile kafamızda dolaştıramadığımız ikiyüzlülüğümüzü bir unutkanlık maskesi arkasında saklıyoruz.

Bu durum seni de çok sıkmıyor mu artık?

Çok sıkıyor. Sıkmaz olur mu? İşte tam da bu yüzden bu öyküler çıkıyor ortaya. Bu meselenin üstüne gitmek istediğim için bunları yazdım. Tam da bu meselenin üstüne gitmek için, bunlarla ilgili bu kitabın okuru olacak kişilere sorular sormak istedim. Okurlar, ister bir anne- oğul öyküsünde, ister bir aile laneti öyküsünde, ister bir hapishane öyküsünde, ister bir arkadaşlık öyküsünde, hangisinde bunu bulursa, bunların birinin kalbinde bir hafıza meselesini çıkarsın ve bununla ilgili kendine sorular sorsun istedim.

Birbirimize anlattığımız hikâyelerle, bunları paylaştıkça bir şeyleri değiştireceğiz dedin. Şimdi düşünüyorum; çok büyük trajedilere, büyük kıyımlara özellikle bir unutma, unutturma politikası uygulanıyor. Çok basit, üç darbenin en az ikisini görmüş ebeveynlerimiz onca hikâye içinde kitapları sakladık, saksılara gömdük, oraları aradılar, deden şöyle yaptı… gibi birkaç basit hikâyeyle geçiştirdi yıllarca. Edebiyatımızda bile örneğin şöyle bir rafı doldurabilecek esaslı bir toplamı zor verir.

Kendini romantik ve iyi hissettirecek birkaç klişe ile geçiştirilen ve aktarılmayan bilgilerle dolu yakın tarihimiz. Çok doğru, hep aynı imaj… Bir şeyi bilmiyoruz geriye dönük. İşte bu hafızasızlık, bu unutmaya sığınmak, bütün gün unutma bahçesini sulama hâli… Oradan hiçbir çiçeğin çıkmayacağını bile bile oranın çorak toprağını sulama fikriyle hesaplaşmak istiyorum. Edebiyatın temel görevinin de sorular sormak olduğuna inanan bir yazar olarak, bu soruları okurun zihnine göndermek istedim. Bu sorulara her okur kendi zihninde farklı bir cevap verecektir elbet, ama o cevapların kesişeceği noktalar olacağına inanıyorum. Bu noktaların en güçlüsünün ve önemlisinin hesaplaşmak olduğuna inanıyorum. Bizim, geçmişimizle, dünle ve bugünle ilgili tek bir kaynaktan gelen bilgiyle sınırlı kalmayıp, dogmatik olmayıp başka bilgilere kulak kabartarak hesaplaşmamız gerekiyor. Hesaplaşmadıkça ikiyüzlülüğümüz devam edecek. İkiyüzlülüğümüz devam ettikçe unutmaya sığınmaya devam edeceğiz. Bu sefil döngüden kendimizi kurtarmak için hesaplaşmalıyız ve bu yüzden birbirimizin hikâyelerini dinlemeliyiz. Herkes, her şey, doğa, başka diller, başka dinler birbirine hikâyelerini anlatmalı. Ve biz de anlamaya çalışmalıyız, sabırla! İyilikle! Anlamaya çalışmalıyız, anladığımızın da bizde kalanını aktarmalıyız.

Hafıza zaten bu aktarmayla başlıyor…

Bizim çocukluğumuz, kendimizi bildiğimiz beş altı yaşlarına kadar olan evremiz, ebeveynimizin veya yakın çevremizin bize anlattığı hikâyelerden oluşur. Bize çocukluğumuzu anlatırlar; şöyleydin, bunu yapardın, bunu giyerdin, böyle gülerdin, misafir geldiğinde şunu yapardın vesaire… Hikâyeler anlatılır ve bizim çocukluğumuz bizden önceki kuşağın aktardığı hafızasıyla oluşur aslında. Onların bize anlattığı hikâyelerle oluşur. Bir süre sonra bu hikâyeleri o kadar çok dinlediğimiz için –mış yerine –di ile anlatmaya; böyle bir çocukmuşum demek yerine, böyle bir çocuktum demeye başlarız. O hikâyeler bizi oluşturur çünkü. Ne zaman ki bizden önceki neslin hafızası yok olursa, yani bir annenin, bir babanın hafızası yok olursa o çocukluktaki bütün hikâyeler boş kalmaya başlar. Çünkü artık bizi bize anlatacak kimse yoktur. Toplumsal olarak da böyle. Bizden önceki zamanların hafızası gittiğinde, onlar unutma bahçesine sığındıklarında bizim geçmişimiz oluşmuyor. Toplumsal olarak hiçbir zaman büyümeyecek ergenler olarak kalıyoruz. Kendimizi oluşturamıyoruz. Oysa bütün bilgilerin aktarılması, anlatılması ve bir sonraki neslin oluşması gerekiyor. Hesaplaşabilmek için… Oluşursa her şey bir kerede mükemmel olacak diyemiyorum. Ama oluşsun ki hesaplaşalım, o zaman görelim güzel mi, değil mi… Önce hafızamızı oluşturalım, sonra hesaplaşalım…

Sence mümkün mü?

Mümkün olduğunu umut etmek istiyorum. Ve mümkün olduğu örnekler var. Bugün yoksa bile, olduğu dönemler var. Bazen o mümkünlük hâli bir hikâyeyle bile olabilir. Biz bir hikâyenin bile içinden çıkamaz hâle geldik. Bu ülke ne siyasî geçmişiyle ne ekonomik geçmişiyle ne ülkenin coğrafyasıyla kurduğu ilişkiyle hesaplaşabiliyor. Onların hikâyelerini bile birbirimize doğru anlatamıyoruz. Ne denizlerimizi, ne ağaçlarımızı, ne toprağımızı, ne kuşlarımızı seviyoruz. Birbirimizi de sevemiyoruz çünkü hikâyelerimiz kimsenin umurunda değil.

Peki, edebiyat o hesaplaşmayı ne kadar başarıyor sence? Medyanın bunu on küsur yıldır yapamadığını biliyoruz çünkü…

Genel olarak edebiyat veya sanattan bu olayın fitilini yakacak bir sorumlu olarak bahsetmek doğru olmaz. Ama bu ülkenin edebiyatının, onlu yıllar içinde ele alacak olursak, onlu yıllarla hesaplaşmayı öneren oldukça nitelikli örnekleri olduğunu biliyoruz. Edebiyat üzerinden de medya ve diğer sanat dalları üzerinden de kesin bir yüzdeyle konuşmak mümkün değil, senin de bunu göz önünde bulundurarak sorduğunun farkındayım. Çünkü bu hesaplaşmayı yapanlar, bunun hesabını vermeye çabalayanlar var. Edebiyatta da, başka sanat dallarında da, medyada da… Nitelikli örnekler, dik duruşlar, çabalar, kararlılıklar var. Yeterli mi? Yoktan iyidir. Bunu siyasî değil, insanî bir şey olarak değerlendiriyorum. Ama genel olarak bakacak olursak dediğin doğru, medyanın artık bir hafıza oluşturmak şöyle dursun, olanı silmek yönünde bir çabası olduğunu hepimiz biliyoruz. Hatta silmekten daha da kötüsü, farklı ve yönlü bir hafıza oluşturuyor. Bu, hafızasızlıktan çok daha kötü bir şey… Yeni ve güdümlü bir hafıza yaratmak, yanlış olan üzerinden… Edebiyatın ise bu konuda, okuruna soru soran çok iyi örnekleri var. Şiirden romana, denemeden anıya, öyküye kadar nitelikli örnekleri var ve dolayısıyla eğer edebiyatın ve sanatın genel olarak görevi soru sormaksa, bence sanat ve edebiyat her tür zorluğa, ona “Sakın oraya gitme” diyen her tür baskıcı sese rağmen, gitmekten korkmayan örneklerle dolu. Çünkü ancak gittiği zaman onun hikâyesini anlatabileceğinin farkında sanat ve onun hakkını vermeye çabalıyor bence.

  • Posted by : admin
  • 12월 29, 2016
Tarifler
“Üzerimizdeki baskının arttığını hissettiğinizde ya da umutsuzluğa uyandığımız günlerin çoğaldığı zamanlarda kaçış başlar.”

2002 yılında Aşk Mutfağından Tarifler adlı öykü kitabı 2002 Sait Faik Öykü Armağanı’na, Bir Baktım Yoksun adlı öykü kitabi ise 2010’da hem Haldun Taner Öykü Ödülü’ne, hem de Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görülmüş öykücü Yekta Kopan’ın son kitabı “Sakın Oraya Gitme” kasım ayı başında çıktı. Kopan’la hafıza, dil, sevgi gibi “bizi biz yapan” meseleler üzerine konuştuk…

Kitaplarınıza baktığımda hafızayla ilgili meseleniz öne çıkıyor. Mesela annenize ithaf ettiğiniz İki Şiirin Arasında kitabınızda “Hafıza yüktür birlikte taşıyamazsak” diyorsunuz. “Sakın Oraya Gitme”nin ilk öyküsü Samodey’de de “Annelerin hayattaki ağırlığı evlatların hafızası kadarmış” diye bir cümle var. Hafıza kavramını kuyruğunu yutan yılan gibi düşünebilir miyiz?

Düşünebiliriz tabii ki. Hafıza, yazarlığımın temel meselelerinden biri. İnsanlığın da temel meselelerinden biri. Bugünün Türkiye’sine ve dünyasına bakınca bunun sadece bir yazarın ya da bir kişinin meselesi olmadığını görüyoruz. Hafızanın toplumsal bir mesele olma zorunluluğu var. Üzerimizdeki baskının arttığını hissettiğimizde ya da umutsuzluğa uyandığımız günlerin çoğaldığı zamanlarda kaçış başlar. Unutarak, belleksiz davranarak zamandan, dertten, dünya meselelerinden ve giderek kendimizden uzaklaşabileceğimiz yanılsamasına kapılırız. Aksine böyle zamanlar unutmanın değil daha çok hatırlamanın, hatırladıklarımızı kayıt altına almanın, aktarmanın ve tarihe not düşmenin zamanları. Toplum olarak belleği zayıf bir toplumuz. Biraz da bunun arkasına sığınıp var olan sorunların kenarından kıyısından geçerek gidiyoruz. Edebiyatın, sanatın görevlerinden biri o derdin üstüne, kalbine yürümektir. Gerekirse o yolda bir duvara toslayıp, hatta o duvarda elinizi, kolunuzu kırıp kafanızın yarılmasına izin verirsiniz. Çünkü bizi biz yapan zamanların hikâyelerini anlatacak kimse kalmazsa, yarın varoluşumuzun kaynaklarını unutacağız. İnsanlığımızı unutacağız.

HAFIZA ÖNCE DİLDE Mİ ERİR ANNE?

Peki Samodey’den devam edelim… “Hafıza önce dilde mi erir anne?” diye sorarken sizin geçen zamanla ve yaşadıklarımızın etkisiyle bütün topraklara seslendiğinizi duyabiliyorum…

Evet, herkese soruyor ve tüm dünyaya haykırıyorum. Hafıza önce dilde eriyor, önce dilde unutuyoruz bazı şeyleri. Ya da önce dilde bazı şeyleri var ediyoruz. Mesela, bundan on beş yıl önce “ötekileştirmek” denilen olgu coğrafyanın gündelik dilinde çok da yoktu. Bu kavram üzerinden paneller düzenlenip, konuşmalar yapılmıyordu. Gündelik hayatımızda “öteki” içimizde yer etmemişti. Dile girdi, dile girdiğinde de bir çok düşünceyi eritmeye başladı. Canımızı acıtmaya başladı. Sadece toplumsal olanda değil kişisel olarak da böyledir. Bizi biz yapan hikâyeler, bizi biz yapan kelimeler vardır. O kelimeler erir, o cümleler erir, hikâyeler erir ve günün birinde bütün insanlık erir. Hafıza önce dilde erir.

YENİ BİR DİL ARAYIŞI

Mektup, Källtorpssjön Laneti isimli öykülerinizde kimsenin bilmediği, anlamadığı yeni dillerden bahsediyor karakterler. Sizce dünyanın artık bir yeni dile ihtiyacı mı var?

Dünya yıllardır öfkenin, nefretin, savaşın, paranın dilinden çıkanları dinliyor. Kötülüğün dilinden yoruluyoruz. Karşısına iyiliğin diliyle dikilmemiz gerektiğini de biliyoruz aslında. Ama başaramıyoruz bir türlü. Bunu başarabilmek için önce dünyanın bütün dillerine kulak kabartmalıyız. Kötülüğün bağrışları içinde kaybolan sesleri dinlemeliyiz. Örneğin doğanın dili yıllardır haykırıyor, yıllardır bize o kadar farklı şeyler anlatmaya çalışıyor ki ama biz onu kendi bildiğimiz bilgi ve kelime haznesiyle okuduğumuz için bir iletişim kuramıyoruz. Bize neler anlatmaya çalıştığını dinlemiyoruz. Ya da doğanın haykırışını dinlemeye çalışan insanları iflah olmaz romantikler olarak değerlendirip biraz da alaycı bir şekilde onları dışarıda bırakıyoruz. Bize artık iyiliğin dili gerekiyor. Bunun için de önce dinlemeyi öğrenmeliyiz. Dinlemeliyiz; Benim seni anlayabilmem, senin bir çocuğu anlayabilmen, ya da öyküde olduğu gibi bilmediğimiz bir dilden gelen bir mektubu okuyup anlayabilmemiz için… Ama dinlemiyoruz. Bilmediğimiz her dilden korkuyoruz. Bilmediğimiz bir dilde gelen her mektup bizim için suç, suçlu ve öteki.

Bu öykülerde Wittgenstein’ı andım. “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” der o da. Sizin de bu sınırları aşma çabanızdan söz edelim mi?

Teşekkür ederim. Özellikle benim çok sevdiğim bir düşünürdür. Dolayısıyla sorunun içinde bile olsa bu sohbette Wittgenstein’ı anmak benim için bir onur. Bir aşma ya da cevap bulma çabası değil. Benimki daha çok soru üretme ve anlama çabası. Sanatın cevaplar veren bir olgu olduğuna inanmam. Sorular ürettiğine inanırım. Yapması gerektiğinin de bu olduğunu düşünürüm.

KOCA TUTUKEVİNDE HALİMİZE BİR BAKIŞTIR ÖYKÜ

“Cesur Geyikler” isimli öykünüzde hücredeki iki yazarın mücadele etmek ve umutlarını diri tutmak için gösterdikleri dayanışmayı, içinde yaşadığımız bu dönemde özgür olduğuna inanan ya da dışarıdaki yazarların da gösterdiklerini düşünüyor musunuz? Duruşlarının sizdeki karşılığı nedir?

Koca tutukevindeki hâlimize bir bakıştır bu öykü. Tıpkı o hikâyedeki gibi müphem, tuhaf bir hücredeyiz. Bazen birimiz düşüyor, diğeri onu kaldırmaya çalışıyor. Bazen de birimiz düşüyoruz ve diğeri ona dönüp bakmıyor bile. Hatta bir tekme atıyor. Oysa hikâyenin kendi örgüsünde olduğu gibi bu koca hücrede de her düşüşte birbirimizi kaldıracak, kaldırdığımız kişiyle birlikte bizim de ayaklanmamızı sağlayacak gücün, hikâyeler olduğuna inanıyorum. Birbirimize hikâyeler anlattıkça varız. Gündelik hayatta birbirimizi hikâyelerle severiz, tanırız, kabul ederiz ya da reddederiz. Dünyanın hikâyelerine kulak kabartma cesareti taşıdıkça ve bizden sonrakilere aktardıkça birbirimizi daha iyi anlayacağız. Bugün bütün yazarlar, düşünürler, aydınlar, herhangi bir menfaat grubuna dahil olmadan sadece dünyayı anlamaya çalışan bütün insanlar, birbirlerine hikâye anlatmaya, dinlemeye özen gösteriyorlar ama dünyanın çıkarcı, iktidar düşkünü gürültüsü içinde, o kakofoni içinde kimi zaman bu hikâyeler duyulmaz oluyor.

Kitaptaki bir öykünüz, kendi derdine bir başka öykünüzde derman buluyor gibi. “Gizli Bahçe”den bahsedeyim mesela. Öyküde bir inek ve boğanın kaçışını anlatırken ” Sevgi, zamanın önünden koşuyordu.” diyorsunuz. Kitabın ilk öyküsündeki hafıza meselesine gelirsek, sevgi, hafızanın yakıtı olabilir, diyebilir miyiz?

Sevgi… Bu bir klişeye dönmüş gibi olabilir. Artık dünyayı anlamadığı için farklı sığınak arayanların kaçış kelimesine dönüştü. Bir anlamda içi boşaldı. Oysa en sıkıntılı zamanlarımızda yine dönüp dolaşıp sığındığımız bir liman o kelime. Sevgi… Hem içini boşaltıyoruz hem de en sıkıntılı günlerimizde Münir Özkul’la Adile Naşit’in filmlerindeki sevgiye sığınıyoruz. O saf sevgiden medet umuyoruz.

RUH İKİZİ OLUP BİRBİRİMİZİN RUHUNU ANLAMAMAK

“Bir Yabancı”da öykü karakteri arkadaşlığa çok da inanmadığını belirtiyor. Sizce arkadaşlık bir illüzyon mu?

Değil ama arkadaşlık, dostluk, yoldaşlık bütün bu klişeler evreninde anlamlarını yitirmeye başladı. İçi boşaltıldı. Dünyanın meselleri, dertleri tüm bu kavramların önüne geçiyor artık. Belki de son on yılın tanımıyla; tüm insanlar birbirinin “ruh ikizi” olup birbirinin ruhunu anlamamaya başladı. Arkadaşlık zordur ama iyidir. Yaşım ilerledikçe dünya bize bir sürü dert fısıldadıkça arkadaşlık benim için daha uzak olmaya başladı. Hâlâ bir yerlerde insanların arkadaşlarına olduğuna inanıyorum. En azından benim ciltlerce arkadaşım var.

  • Posted by : admin
  • 11월 23, 2016

Yekta Kopan’ın, “Sakın Oraya Gitme”de yer alan öykülerindeki kahramanları, hemen herkesin kendisinden, çevresinden, yakınından birer parça bulabileceği, özdeşlik kurabileceği karakterler.

öykücülüğünün

Yekta Kopan isminin önüne seslendirmeden sunuculuğa kadar uzanan yaptığı pek çok nitelikli işin adını getirmek mümkün ama Kopan’ın yaptıkları bu kadarla sınırlı değil; biliniyor. Kopan, yazdığı öykü ve romanlarıyla edebiyatımızın değerli isimlerinden biri aynı zamanda.

Şimdi söyleyeceğim üzerine kendisiyle konuşmamış olsam da Kopan’ın öykücülüğünün, nedense, onun için her zaman farklı bir yerde durduğunu düşünmüş, yazdığı öykülerini de o gözle okumuşumdur. Bir önceki cümlenin nedenlerini tam anlamıyla açıklamak zor. Bir duyuş da denebilir rahatlıkla. Ancak sanıyorum Kopan’ın, her zaman olduğu gibi değeri sonradan anlaşılan önemli edebiyat-öykü dergilerinden Hayalet Gemi’nin yolculuğunda değerli tayfalardan biri olmasının ve yine Kopan’ın, Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’la birlikte düzenledikleri, daha çok da öykü tahlilllerine dayanan Ubor Metanga toplantıları buna sebep. Bir de İpekli Mendil gibi Eşik Cini dergisinde başlayan, Fil Uçuşu adlı blogda devam eden ve sonrasında Kopan’ın dostlarıyla birlikte öykü gönüllülerinin çabasıyla ortaya çıkmış sözlük çalışması var yazarın öyküye duyduğu hassasiyeti açıklamama yardımcı olabilecek…

Bunları bir kenara bırakıp Yekta Kopan’ın öykü dünyasına dalındığında ise karşımıza yukarıda dile getirilenleri onaylayan verimler çıkıyor. Öykü yazarken öyküye saygı duyabilmenin, öyküye sağduyu besleyebilmenin verimleri olarak okumak mutlu ediyor bir öyküsever olarak Yekta Kopan’ın yazdıkları. Bu bağlamda yazarın yayımlanan son kitabı Sakın Oraya Gitme de Kopan’ın öykü dünyasına eklenecek önemli bir halka önümüze geldi.

ÖZGÜRLÜK…

Yekta Kopan’ın yeni kitabından bahsetmeye sanıyorum isminden başlamak en doğrusu. Çünkü Kopan, daha kapaktan ve isimden başlıyor okurunun gireceği dünyanın nasıl bir yer olacağını anlatmaya.

Öykü kitaplarının isimlerinde genel bir tavır mı denir ya da bir geleneğin sonucumu bilinmez, kitaptan bir öykünün adı konur kapağa çoğunlukla. Ancak Yekta Kopan, kitabın genel atmosferini yansıtan ve dahası önemli mesajlar da veren bir isim bulmuş kitabına. Bu isim imgesel düzlemde pek çok anlamı sırtladığı gibi aslında özgürlük ve hapsedildiği duvarlarla ilintili daha çok. Özgürlük tanımının sınırları ise geniş Kopan’ın. Kitaptaki her hemen her öyküde göreceğiz bunu. Kopan’ın öykülerinde ele aldığı özgürlük kavramı sadece ilk akla gelen bağlamlarıyla değil; yan anlamları, dahası imge düzlemine ve geniş hayal coğrafyasına yayılan katmanlarıyla ele alınıyor. Hemen yukarıda da belirtildiği gibi kitabın ismi de bu noktada bize çok fikir veriyor.

Bir uyarıyı sırtlanıyor kitabın ismi.

Girilmemesi gereken bölgeleri, yaklaşılmaması gereken alanları, uzak durulması gereken haritaları hatırlatıyor bize. Fakat öyle bir yanı da var ki “sakın oraya gitme” denen yer her neresi ya da neyse oraya ya da ona gidilmesi farz, duvarların yıkılması müstehak olmuş gibi sanki. Bu anlamda Yekta Kopan daha kitabın kapağını açmadan gidilmemesi gereken yerlere gideceğinin ipuçlarını da veriyor. Bu yıkılacak duvarların nerelerde ya da kimlere ait olduğunu öykülerin dünyasına girdikçe alımlıyoruz ancak henüz kitabın sayfalarını karıştırmadan aldığımız mesaj, bu öykülerin bizi zihinsel ve duygusal olarak zorlayacağı yönünde.

Yanı sıra bu aldığımız mesaj tam da yerini buluyor çünkü Yekta Kopan, zihinsel ve duygusal sınırların uçlarında dolaştığı, karşı tarafa sızmak için bir gedik kolladığı sayfalar ve öykü kişileri boyunca, metinlerinin okuruyla kurduğu özdeşimle yaraların kaşınacağını da anlatıyor bize. Ve bu yara kaşıma hadisesi Kopan yarattığı öykü kişileriyle özelden başlasa da çıkıp genele yayılma imkanı buluyor.

NAİF VE DUYARLI BİR CEVAP

Yekta Kopan’ın, Sakın Oraya Gitme’de yer alan öykülerindeki kahramanları, hemen herkesin kendisinden, çevresinden, yakınından birer parça bulabileceği, özdeşlik kurabileceği karakterler. Aynı şekilde dertleri de öyle ve bu bir olumsuzlama değil. Öykünün, hikâyenin aslında tam da yanıbaşımızda gezindiğinin ve onu ancak bakmayı bilenin bulabileceğinin vurgusu. Bu anlamda Yekta Kopan’ın da has öykünün damarına yakın yerlerde gezindiği ve bulduğu anda da bunu kendi öykü evreninden geçirip herkese yayabilek güçte bir kalem olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.

Sakın Oraya Gitme özelinde için de bu durum değişmiyor. Kopan, kitaptaki on iki öyküsünde de hikâyelerin peşinden koşarken, dış dünyanın hallerini kendinden yansımalarıyla okurunun önüne koyuyor.

Hemen tüm öykülerin içine sızan ve öykü karakteristiğini etkileyen yazarın bir diğer tutumu ise güne ve günün siyasetine, daha doğrusu toplumsal rahatsızlıklara yapılan göndermeler. Haliyle öykülerin dünyasını tedirginleştiriyor bu durum ve Kopan bu bağlamda yazdıklarına küçük duraklar kurarak, durumu daha da derinleştiriyor. Bu tutum, bugünün verimlerinde sıklıkla karşımıza çıkan ve toplumsal çalkantılardan duyulan rahatsızlıkla bir şekilde edebiyata taşıma refleksiyle doğmuş bir durum; belirtmekte yarar var. Zaman zaman tartışma konusu olabilse de kanımca en azından bugün özelinde, yerinde ve tutarlı bir davranış aynı zamanda. Gündemimiz tutuklamalar, sosyal ve siyasal şiddet, öldürümler üzerine kuruluyken edebiyatçının bunu kendi naif penceresinden görmemesini istemek biraz haksızlık gibi geliyor.

Kopan da bu tutumun uzağında kalmıyor Sakın Oraya Gitme’deki öykülerinde ve düşünce özgürlüğünden tutuklamalara dek pek çok konuyu öykülerinin dünyasına taşıyor. Kaldı ki bu türden hareketlere karşı verilebilecek en naif ve duyarlı cevaptır edebiyat.

Yekta Kopan da tam olarak bunu yapıyor Sakın Oraya Gitme’de.

“Gitme” dediği yerlere önce kendi giidyor, ardına okurunu da katmaya çalışıyor.

  • Posted by : admin
  • 11월 18, 2016

durup

Yekta Kopan’ın alışkın olduğumuz gündelik hayatımızdaki küçük ayrıntıları hatta belki de sadece kendimizin fark ettiğimizi düşündüğümüz o ayrıntıları bu öykülerinde de bulacaksınız. Sizi şaşırtmayacak, sizi hayal kırıklığına uğratmayacak, size “sakın oraya gitme” demeyecek… Bilakis sokağa çıkmaya, güvenmeye, inanmaya, fikirlerini söylemeye, yazmaya cesaret edemeden bir uyarı mahiyetinde kullandığımız bu cümleyle birbirimizi korumaya, kollamaya çalıştığımız bugünlerde bu korkumuz üzerinde düşünmemiz gerektiğini göstermek istiyor bize.

Yekta Kopan on iki öyküden oluşan yeni kitabı Sakın Oraya Gitme’yle kişisel iktidarı ve “iktidarı”, özgürlük alanlarımızı ve “özgürlüğü” görünür kılmayı başarıyor. Her zaman yaptığı gibi bunu bazen iki cümleye sıkıştırıyor bazen de bir tek ifadeyle anlatıyor. Okur bu küçük ayrıntılarla kocaman bir bütünün parçası oluyor o içtenliğin içinde.

Aile ilişkilerine, akrabalık bağına, kutsal aile kurumunun dokunulmazlığına “dokunuyor” yazar. Aslında daha önceki kitaplarında da gördüğümüz bu “sorunlu bağ”a şiddetle veya öfkeyle değil, çoğu zaman içsel bir anlatımla yaklaşıyor. Belki ancak kitap bittikten sonra durup düşününce fark edebileceğiniz bu ince eleştiriyi eğer görmek isterseniz ya da bakmaya cesaret ederseniz veriyor size yazar. Çünkü Yekta Kopan bu sorgulamayı en cesur haliyle sunmayı hedefliyor belli ki. Kitabın ilk öyküsü olan “Samodey”de bu bağ ve eleştiriyle karşılaşıyorsunuz, hem de oldukça sert ve duygusal bir şekilde. Adeta anneye yazılmış bir itiraf mektubu niteliğindeki öyküde yazar, bir nevi oğul karakterinin içine attığı acıları, hiç kurulamamış o “kutsal bağ”ın eleştirisini aktarıyor okura… Belki biraz da acıtarak.

“Evlatlarını toprağa vermiş bütün anaların intikamını almak istercesine, hafızasını gömmüş bir yabancısın artık. Neden yaptın bunu bana?” (“Samodey”, s. 18)

Sadece aile bireyleri arasındaki bağı sorgulamıyor Yekta Kopan. Hemen hemen tüm öykülerin temeli “insan”. İnsanın içselliği, insan ilişkileri, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin altında yatanlar, su yüzüne çıkanla suyun altında kalanların uçurumları. Bu nedenle sorgulanan bağı sadece kutsal aile bağı olarak tanımlarsak öyküleri de sınırlandırmış oluruz; çünkü göreceksiniz ki arkadaş ilişkilerinin de (dostluk, can yoldaşlık) samimiyet ve gerçeklik boyutu sorgulanıyor. Kaybedilen, kaybettirilen, unutulan ya da unutturulmaya çalışılan arkadaşlıkların değeri anlatılıyor.

“Hücre”… Ne kadar alışkın olduğumuz karanlık bir sözcük. Görsel ve içsel boyutuyla kişisel hücrelerimizin içinden sesleniyor yazar. Hücrenin maddi karanlığını kişiselleştiriyor da aslında; çünkü insan ne kadar yalnız ve ne kadar da gerçek… Bazen büyük bazen küçük hücrelerimizde kendimizi kandırmamız ne kadar da tanıdık . Yekta Kopan “Cesur Geyikler” öyküsünde insanın bir türlü peşini bırakmayan o sinsi rüzgârın anlamını göstermek istiyor belki de. İşkencenin nasıl da insanın kendi kendine yaptığı manevi bir karanlık olduğunu…

“En çok zamanı konuşuyorduk hücrede. ‘Zaman kavramını yitirirseniz çözülme başlar,’ derlerdi dışarıda. Sizi işkenceye çektiklerinde insanlığa dair her şeyinizi yitireceksiniz. Sıçtığınız bokun bile sizinle ilgisi kalmayacak. Ama zaman kavramını yitirdiniz mi bitersiniz. Kurdun kuşun, çiçeğin böceğin bile geceyle gündüzü ayırt ettiği dünyada, zamanı bilemez hale gelirseniz çeneniz açılır.” ( “Cesur Geyikler” s.26-27)

Sakın Oraya Gitme bir korku imparatorluğunun içinde kaybolmuş, kaybolmaya yüz tutmuş olaylar, ilişkiler örgüsü. Kitabın adı da buradan geliyor esasında. Sokağa çıkmaya, güvenmeye, inanmaya, fikirlerini söylemeye, yazmaya cesaret edemeden bir uyarı mahiyetinde kullandığımız bu cümleyle birbirimizi korumaya, kollamaya çalıştığımız bugünlerde bu korkumuz üzerinde düşünmemiz gerektiğini göstermek istiyor bize.

“İki büklüm olan Diktatör’e baktı. Patronuna. İnandığı adama. Şehrin en büyük meydanında onu hayranlıkla seyrettiği geceyi düşündü. “Biz,” demişti Diktatör. O “biz” dedikçe nasıl da heyecanlandığını hatırladı. Bütün akrabalarının yaşadığı köyün bombalanma kararının verildiği gece geldi aklına. O gece de tabakları topluyordu. Yağlı et artıklarından kan süzülen tabakları.” (“Katil Uşak”, s. 41)

Yekta Kopan’ın alışkın olduğumuz gündelik hayatımızdaki küçük ayrıntıları hatta belki de sadece kendimizin fark ettiğimizi düşündüğümüz o ayrıntıları bu öykülerinde de bulacaksınız. Sizi şaşırtmayacak, sizi hayal kırıklığına uğratmayacak, size “sakın oraya gitme” demeyecek…

  • Posted by : admin
  • 11월 17, 2016

gösteren

Yekta Kopan üç yıl önce çıkardığı romanı “Aile Çay Bahçesi”yle öykü kitaplarına ara vermişti. Kopan “Sakın Oraya Gitme”deki öykülerini Milliyet Sanat dergisinin yeni sayısına anlattı

Yekta Kopan’ın birkaçı Hayalet Gemi ve Ot dergilerinde yayımlanan ancak diğerleri daha önce hiç okur karşısına çıkmamış hikayeleri, Can Yayınları’ndan çıkan “Sakın Oraya Gitme”de bir araya geldi. Öykülerinde ağırlıklı olarak hafıza ve unutma meselelerine odaklanan Yekta Kopan ile bir araya geldik ve yeni kitabını konuştuk…

Yeni kitabınızdaki bir öyküde “Doğururken öldürdüğünüz çocuklukların hesabını verecek kadar cesaretiniz olsun” diyorsunuz. Bu aile kurumuyla bir hesaplaşma mı?

Önceki kitabım “Aile Çay Bahçesi”nde kendini daha net bir şekilde gösteren ama önceki öykü kitaplarımda da kendini hissettiren, ‘aile kurumuyla ve onun dokunulmazlığıyla hesaplaşma’ diyebilirim. Anneliğin kutsallaştırılması, dokunulmazlık alanı hâline getirilmesi, bu alanın içinde de hatalardan, yanlıştan, yanlış adım atmaktan temizlenmiş, aklanmış bir kurum haline getirilmesi meselesi üzerine bir düşünce. Bu cümle de o düşüncenin karşılığı olanlardan biri… Bütün anne-evlat ilişkilerinin sütten çıkma ak kaşık olmayabileceğini gazetelerde, televizyonlarda görüyoruz. Kimi anneler aslında çocuklarını doğururken öldürmüş oluyorlar; onların bir birey olarak ve hayatın güzelliklerine dokunup iyi bir insan olarak yetişmesiyle ilgilenmeyerek, bunu anne ve ebeveyn olmanın bir kuralı gibi görmeyip, çocuklarını ölü doğurmuş oluyorlar. Yani sadece bir çocuk doğurmuş oluyorlar, bir bebek dünyaya geliyor. Hepsi bu.

“Bu coğrafyanın bütün anneleri unutmayı mı öğrettiler evlatlarına?” sözü de balık hafızalı bir toplum oluşumuza ithaf, diyebilir miyiz?

Evet, çünkü çok unutkanız. Unutmanın ve belleksizliğin arkasına sığınacak kadar da ikiyüzlüyüz. Hatta bunu bir gömlek gibi üzerimize giymekten zevk alıyoruz. Evet, bu coğrafyada belleklerimiz çok güçlü değil ve sadece bu gömleği giyebildiğimiz için her şeyden sıyrılabileceğimizi düşünüyoruz. Ölümleri, kalımları, savaşları, tüm o acıları “Unuttuk, gitti…” diyebilecek kadar ikiyüzlü bir biçimde, hayatımızdan, gündemimizden, geleceğimizden çıkarabiliyoruz. Bu, bugün ve bugünden sonra yaşayacağımız her şeyin temelinde duran sorunlardan biri. Bu bizim ‘oluşumuz’, ancak bu oluşun arkasına sığınmak da bizim ikiyüzlülüğümüz.

Kitapta Albert Camus’nün “Yabancı”sına atıfta bulunduğunuz ve genel olarak ölümü konu alan “Bir Yabancı” öykünüzde, Camus’den alıntı da yapıyorsunuz. Sizce sevdiklerimizin ölümü hep düşündüğümüz ama dillendiremediğimiz bir şey mi?

Keşke Camus de burada olsaydı ve “Yabancı” kitabından alıntı yaparak oluşan cümleleri bir de o açıklayabilseydi. Kim bilir neler söylerdi? Ben ise şöyle izah ederim: Sevdiklerimizin ölümünü çok düşünürüz. Çünkü ölümle ilgili bizi korkutan şey budur. En azından benim için böyle; kendi ölümüm beni korkutmuyor. Hatta ben neredeyse Leonard Cohen’in cümlesindeyim… “Hazırım,” demiş, çok güzel söylemiş. Ölümün en korkutucu yanı sevdiğimiz insanın ölümü değil midir? Sevdiğimizin, sevdiklerimizin ölümünü düşünürüz. Kimi zaman da sevdiğimiz bir insanın hayatla ilişkisinin koptuğunu, acı çektiğini, bir nedenle artık bu hayatın bir parçası olamayacağını düşündüğümüzde onun ölümünü, onu çok sevdiğimiz için isteyebiliriz bile.

  • Posted by : admin
  • 11월 7, 2016

tartışmaya

Yekta Kopan ‘Sakın Oraya Gitme’ vesilesiyle anımsatıyor: Dünya üstümüze bir hücre gibi kapanmışken bile yapabileceğimiz tek şey yeniden hikâyeler anlatabilmek.

Öyküleriniz kelimeleri ve anlamlarını dert ediniyor. En çok da özgürlük kavramını galiba. Bunun nedeni dünyanın, ülkenin bu haline tercüman olacak bir dil arayışı mı?

İlk kitabımdan bu yana, bütün yazı hayatım boyunca hesaplaşmak ve sorular sormak istediğim bazı meseleler var. Bunlardan biri iktidar kavramı; kimi zaman baba-oğul ilişkisinden, kimi zaman aile içi ilişkilerden, kimi zaman da daha üst bir iktidar anlayışından tartışmaya, sorular sormaya, hesaplaşmaya çalışıyorum. Bu kitabın yazılma sürecinde bu meseleye başka bir noktadan bakmak istedim; o nokta da özgürlüklerimiz noktasıydı. Zor zamanlardan geçiyoruz, zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu zor zamanlar aslında gün içinde bile ruh halimizi, varlığımızı, ilişkilerimizi, dünyaya dokunuş halimizi sürekli olarak değiştiriyor. Bazen yüksek sesle hesaplaştığımız, bazen hesaplaşmaktan korktuğumuz ya da korkutulduğumuz, bazen de hesaplaşmaksızın normalmiş gibi kabul ettiğimiz şeylerden biri de özgürlük alanlarımıza yapılan müdahaleler. Bu müdahalelerin kimi artık normalimiz haline geldi, kimini artık hissetmiyoruz bile. Bunlarla yüzleşmek, hesaplaşmak, tartışmak ihtiyacı duymuyoruz. Bazen “Artık bu kadarı da olmaz” dediğimiz noktaya geliyoruz, yoruluyoruz, umutsuzluğa düşüyoruz, kırılıyoruz, bir sonraki güne uyanacak gücü bulamıyoruz. Bütün bunlardan uzaklaşabilmek için öncelikle hesaplaşma cesareti ve ihtiyacı içinde olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü hepimiz ikiyüzlü olmaya başladık ve bu ikiyüzlülük siyasetten, reel politikadan, sokağın sesinden bağımsız bir şekilde varlığımız haline gelmeye başladı. En kabul görmeyecek olayda bile ‘ama’ diye başlayan cümleler kuruyoruz. Kendimize karşı bile ikiyüzlü oluyoruz. Kendimizle hesaplaşacak cesaretimiz kalmamış durumda. Edebiyatın ve aslında tümüyle sanatın bu cesareti yeniden görünür kılmak zorunda olduğunu hissediyorum.

Haklısınız, sürekli bir onu yapma, bunu söyleme, onu yazma diyoruz.
Bu kitabın adı tam da buradan geliyor aslında. “Sakın oraya gitme” evreninde yaşamaya başladık… Özellikle dört, beş yıldır gündelik hayatımıza yerleşmiş, kimilerinin bir rica olarak söylediği, kimilerinin de parmak sallayarak emrettiği bir cümle “Sakın oraya gitme.” Orada başına kötü şeyler gelebilir, orada bombalar patlıyor, orası çok kalabalık, şehrin o bölgesi artık çok değişti ve eskisi gibi değil, o konulara girme, o konular çok tehlikeli, o konularda yazı yazarsan başına iş gelebilir… Bu “sakın oraya gitme” hali artık birbirimizi korumak için kullandığımız bir cümleye, hatta çok gündelik bir şeye, içselleştirdiğimiz bir şeye dönüşmeye başladı. Oralara gitmekten, o konularda yazı yazmaktan, oraları düşünmekten, o konularda ses çıkarmaktan, o duygularla, o kişilerle, o bakış açılarıyla ve öylesi iktidarlarla hesaplaşmaktan korkar olduk. Yarını umut edebilmek için en azından bu korkuyla, bu korkuya neden olan ikiyüzlülüğümüzle yüzleşebilmemiz ve bu yüzleşmenin sonucunda bir hesaplaşma yaşamamız gerektiğini düşünüyorum.

‘Ev Hali’ öykünüzde bir yazarın hikâyesini anlatıyorsunuz. Bu yazar ve diğerleri, yazdıkları iktidarın düşüncelerine ters olmasın, kafa karıştırmasın diye kontrol altına alınıyorlar. Yine de bir dil kurabilir miyiz derdine düşüyorlar. Bu dönemde yazmanın, üretimin sizin için önemi nedir?

Şu anda çok sayıda yazar, gazeteci ya tutuklu ya da baskı altında. Çok sayıda gazeteci, düşünür, akademisyen işsiz bırakılmış durumda. Elbette düşüncenin, sözün, sesin ve çok sesliliğin sıkıştırıldığı böylesi dönemlerde daha fazla üretmek gerekiyor. Üretim alanınız her ne olursa olsun o alanda hesaplaşarak yeni cümleler söylemeniz gerekiyor. Daha fazla üretmekten başka şansımız yok. Ben yazmak, yazarak sesimi çıkarmak ve edebiyatın soru soran alanında okurla buluşmak istiyorum. Bir cevap bulamaz edebiyat, ama soru sorar ve bu sorular her okurun zihninde farklı cevaplar ortaya çıkaracaktır. O cevaplar topluca bir uyanışı, bir yukarı bakışı ve bir yarın umudunu yaratacaktır. En azından benim umudum o. O soruları sorabilmek, okurla o sorularda buluşmak için yazmam gerekiyor. Gerçekçi olayım, bazen öyle kötü haberlere uyanıyorsunuz ki bunu yapabilecek gücü bulamıyorsunuz. Daha çok ses çıkarmak, farklı seslere daha çok kulak vermek gereken bir dönemde olduğunuzu biliyorsunuz ama kimi zaman o sesi çıkaracak nefesiniz kalmıyor. Farklı sanat disiplinleri birbirlerine o nefesi üfleyecektir ama; tiyatro sinemaya, sinema edebiyata, edebiyat resme… Birbirimizi o nefesle beslemek zorundayız.

‘Cesur Geyikler’ öykünüzde de var ya bir hücrenin içerisinde anlatma ihtiyacı. Galiba bu hasbihalden uzaklaştık ya da uzaklaştırıldık. Zor dönemlerde anlatmak her zamankinden daha çok ihtiyaç değil mi oysa?

Bunun olmasını içselleştirdik, normal olduğuna inanmaya başladık. Bu coğrafya, gelmiş geçmiş bütün dilleri ve dinleriyle olağanüstü hikâye anlatıcılarına sahip. Biz birbirimize hikâye anlatmayı çok severdik, birbirimizin hikâyelerine kulak vermeyi çok severdik. Birbirimizin hikâyelerini dinlemekten uzaklaşır olduk, oysa bizi biz yapan hikâyeler, yaşanan anları tekrar anlatabilme yeteneği. Yaşanan an gelip geçer, zamanın içerisinde erir yok olur. Yaşanan anı ancak biri tarafından sözlü ya da yazılı edebiyat olarak anlatıldığında kalıcılaştırabilirsiniz. Ancak bu şekilde onun üzerine düşünülebilecek bir alan oluşturabilirsiniz. Bu coğrafya bu alanın oluşturabileceği en güzel şeye sahip; hikâye etme, hikâyeyi anlatma ve dinleme yeteneğine. Bizim özelliklerimizden biridir bu, birbirimizin hikâyesini dinlemek oturup beraber çay içmek, kahve içmek. Oysa birbirimizin umutlarını, mutluluklarını, mutsuzluklarını, heyecanlarını ya da dünya görüşlerini dinlemekten tümüyle uzaklaştık. Bunun yerine nefret etmeye, sevmemeye, ötekileştirmeye, itmeye başka mahallere hapsetmeye, birbirimizden ‘o, onlar, bu, bunlar’ diye bahsetmeye başladık. Oysa en çaresiz zamanımızda bile, ‘Cesur Geyikler’ öyküsünde olduğu gibi, bir hücredeyken ya da dünya üstümüze bir hücre gibi kapanmışken bile yapabileceğimiz ve birbirimizi anlayabileceğimiz tek şey yeniden hikâyeler anlatabilmek.

Öyküleriniz arkadaşlıklardan, dostluklardan ve kayıplardan söz ediyor. Beni en çok etkileyense ‘Bisiklet’ öykünüzdeki o son mektup. Bu, neresinden tutulsa bambaşka anlatılabilir bir hikâye. En çok arkadaşlığa ihtiyaç duyduğumuz bir devir mi bu yaşadığımız?

Arkadaşlık birini sevmek, birini özlemek, merak etmek, biriyle bir şeyler paylaşıyor olma hali ‘Sakın Oraya Gitme’ öykülerinde çokça karşımıza çıkıyor. Sakın oraya gitme, başta da söylediğim gibi artık bizim birbirimizi korumak için kullandığımız bir cümle olmaya başladı. Ben seni koruyorum. İki kişi var o cümlede. Biri diğerine söylüyor. O iki kişiden biri bir sevgili, bir anne, bir baba veya bir arkadaş. Son dört-beş senede çok arkadaşımızı kaybettik; bazılarını hiç tanımıyorduk. Hiç tanımadığımız insanların hikâyelerini, nasıl öldüklerini gazetelerden okuduk, ölüm haberlerini gördük, o ölümlerin takipçisi olduk. O ölümlere dair davaların tarafı olduk. Çünkü onları dost belledik. Tanıdığımız bazı dostlardan da uzaklaştık. Farklı yerlere gittik. Son dört, beş sene arkadaşlıklarımızın azaldığı, arkadaşlık coğrafyasının çoraklaştığı bir dönem oldu. ‘Sakın Oraya Gitme’de anlattığım ve bu söyleşide de size söylediğim gibi birbirimize hikâyeler anlatmamız lazım ve bir hikâye anlatabilmek için hep bir ikinci kişiye ihtiyacımız var.

  • Posted by : admin
  • 11월 4, 2016